Ar-Ge 250 açıklandı: Zirvede yine ASELSAN var ENERJİSA ENERJİ’DE BAYRAK DEĞİŞİMİ İzocam bölgenin önemli enerji projelerine ürün ve yalıtım danışmanlık hizmeti sunuyor Siemens Energy 2020’de faaliyetlerine başlıyor İmbat, Yeniliklere ve Teknolojiye Açtığı Pencerelerle ISK-Sodex 2019’da İlgi Topladı SOSİAD, “Avrupa ve Türkiye’de Florlu Sera Gazlarına İlişkin Yönetmelik Uygulamaları Semineri” Düzenledi Baymak Güneş Kolektörleri Projelerin Çözüm Ortağı Ravaber Taşyünü Shell & Turcas enerjisini güneşten alan istasyon sayısını 3’e çıkardı Premix yoğuşmalı kombi hem çevreci hem de çok tasarruflu MİMSAN, Isınmada %35 Enerji Tasarrufu Sağlayacak Yoğuşmalı Kazan Teknolojilerini Tanıttı Türkiye’nin en büyük lisanslı güneş enerjisi santrali Cıngıllı GES üretime başladı PA-FLEX KAUÇUK, ISK-SODEX 2019 FUARI'NDAKİ STANDINDA ZİYARETÇİLERİNİ AĞIRLADI Vaillant güvencesi ve rahatlığı ATILMASI GEREKEN ADIMLARIN YILLIK BÜYÜMEYE KATKISI 10 GW

Prof. Dr. A. Hamit Serbest

AR-GE (ARAŞTIRMA GELİŞTİRME) NEDEN?

 
 

Ar-Ge, yeni ve özgün bilgi üretme yöntemidir. Bir çalışmanın Ar-Ge olarak adlandırılması için aşağıdaki adımları içermesi gerekir:

 

Çalışmanın sistematik biçimde yürütülmesi,

 

• Yapılan çalışmanın yenilikçi ve yaratıcı olması,

 

İnsanoğlunun bugüne kadar geliştirdiği tüm bilgi dağarcığının çalışmada kullanılması,

 

Sonucunda ise bu bilgi dağarcığına çalışmanın çıktısı ile ekleme yapılması beklenir.

 

Bu tanımlardan da görüldüğü üzere, Ar-Ge sonucunda elde edilecek bilgi özgün olmak zorunda. Yani bilinenlerin tekrarı olmamalıdır. Bir kişinin özgün, yani bilinenlerden farklı bilgi üretebilmesi için sorgulaması ve meraklı olması gerekir. Bu da toplumda bilinen deyişiyle “eski köye yeni adet” getirmektir ki, pek itibar edilmeyen bir yaklaşımdır. İnanç sisteminin de bu konuda bir baskı unsuru olduğunu kabul etmek gerek.

 

Toplumun kültürel yapısı, bilimden uzak eğitim sistemi ve ülkeyi yönetenlerin dünya gerçeklerine uzaklığı batı dünyasında yaşanan birçok gelişmeden, yenilikten bizi uzak tutmuştur. Bunun tipik örneği matbaadır ama esas önemlisi Sanayi Devrimini ve ardından gelen elektrik-elektronik dönemlerini kaçırmamız olmuştur. Bugün dünya bilgi devrini ve ötesini yaşıyor biz neredeyiz düşünmek gerek…

 

Gelişmiş ülkelerin geliştirdiği teknolojileri alıp kullanmayı hep tercih etmişiz. Özellikle batılılaşma girişiminde bulunulan dönemlerde yabancı ürünler için muhteşem bir Pazar olmuşuzdur. Bu dönemlerde toplumumuz “fikri ve sınai haklar” ile tanışmıştır. Tanzimat dönemi 1876’da başlamış, Meşrutiyet ilan edilmiştir. Osmanlı’nın bu demokrasi denemesinin temelinde batıyı memnun etme amacı da vardır. Dolayısıyla, batının ikinci adımı pazara sürdükleri mallarının fikri haklarının korunmasını garanti altına aldırmak olmuştur. 1879 yılında Osmanlı’da İhtira Beratı Kanunu çıkarılmıştır. Kanuna göre “yeni bir şey bulana, bulduğu şeyden bir süre yalnız kendisinin yararlanma” hakkını ihlal edecek şekilde taklit edene ve bu taklitleri alana, satana ve bulunduranlara ağır para cezası verileceği belirtilmiştir. Bu kanun, yeni Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında kimsenin dikkatini çekmemiş ve olduğu gibi kalmıştır. Ancak, 1952’de ABD ile yakınlaşma döneminde değişikliğe uğramıştır ve daha sonra yine unutulmuştur. Daha sonra 1994 ve 2004 yıllarında yeni değişiklikler yapılmıştır ve dikkat edilirse tarihlerden ilki AB ile Gümrük Birliği Anlaşması imzaladığımız, ikincisi de AB’ye uyum görüşmeleri yapmaya başladığımız yıldır.

 

Türkiye olarak, teknoloji geliştirme konusundaki eksikliğimizin bedelini Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ABD’nin ülkemize ambargo uyguladığı 1970’li yılların ikinci yarısında ödedik. Eksikliklerimizin belirlenmesi amacıyla, 1983’te Prof. Dr. Nimet ÖZDAŞ’ın başkanlığında ilk “Bilim ve Teknoloji Politikası” hazırlandı ve ÜSİ – Üniversite Sanayi İşbirliği kavramı resmi ve yazılı olarak ilk kez kayda girmiş oldu. Ardından, 1989 yılında Dünya Bankası Teknoloji Geliştirme Proje Kredisi ile, Hazine ve DTM koordinatörlüğünde, Dünya Bankası heyetleri tüm ülkede (özel, kamu, üniversiteler,…) incelemeler yaptılar. Raporlarının en çarpıcı noktası şu idi: “Türkiye; gelişmiş bir ülke değildir, ancak, geri kalmış bir ülke de değildir.  Gelişmekte olan bir ülkedir. Gelişmiş ülkelerle uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek beceriye sahiptir ve bu nedenle, gelişmiş ülkeler yeni teknolojilerini eskisi kadar kolay vermeyeceklerdir. Bu nedenle, Türkiye kendi teknolojisini kendi insanı ile üretmek zorundadır.”

 

Türkiye, bu süreçte 1990 yılında KOSGEB’i ve 1991 yılında da TTGV’yi kurmuştur. 27.12.1994 tarihinde DTÖ – Dünya Ticaret Örgütü ile Subvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşmasını imzalamıştır. 1995 yılında TPE – Türk Patent Enstitüsü’nü ve TÜBİTAK bünyesinde TİDEB – Teknoloji İzleme ve Değerlendirme Başkanlığı’nı (şimdiki adıyla TEYDEB) kurmuştur. Bu tarihe kadar fizibilite raporlarına dayanarak “Yatırım Teşviği” almış sanayimize artık sadece “Ar-Ge Bazlı Projeler” için devlet desteği verileceğini anlatmak kolay olmamıştır. TİDEB’in kuruluşuyla birlikte sanayiye Ar-Ge proje destek programları da başlatılmıştır. Süreci kolaylaştırmak amacıyla, TÜBİTAK “Teknoloji Geliştirme Bölgeleri” ve “Üniversite-Sanayi Ortak Araştırma Merkezleri” kurulmasını kararlaştırmıştır.

 

Üçlü sarmal (triple-helix) modeline uygun olarak tasarlanan TÜBİTAK ÜSAM (Üniversite-Sanayi Ortak Araştırma Merkezleri) Programı 1997 yılında hemen uygulanmaya başlanmıştır. Program kapsamında 1997 – 2006 arasında toplam 6 merkez kurulmuştur. Merkezlerin tüzel kimlik durumlarını sorun eden hukukçular bu konuda çözüm de üretmediklerinden, 31 Aralık 2006 sonu itibariyle TÜBİTAK programı kapatmıştır. Türkiye’de yeni bir arayüz modeli ancak 2012 yılında kurulabilmiştir. Üniversiteler bünyesinde Teknoloji Transfer Ofisleri kurulmasına yönelik TÜBİTAK tarafından TTO Destekleme Programı başlatılmıştır.

 

Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ise ancak 2001 yılında onaylanarak yürürlüğe girebilmiştir. Yürürlüğe girdiği tarihten bu yana, özü aynı kalmakla birlikte, birçok değişikliğe uğramıştır. 2008 yılında çıkarılan 5746 Sayılı Araştırma, Geliştirme ve Tasarım Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanunu ile TGB’ler dolaylı bir rekabet içine sokulmuşlardır. Sanayi Kuruluşlarının aynı muafiyetlerle kendi mekanlarında Ar-Ge Merkezi kurmalarına imkan tanıması Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde faaliyet gösterme potansiyeli olan, nitelikli Ar-Ge yapan birçok şirketi TGB’lerden uzaklaştırmıştır.

 

Bu örneklerden anlaşılacağı gibi; kamu, ülkedeki yerleşik sanayinin Ar-Ge yetkinliğini artırabilmesi için çok çeşitli destekler sunmaktadır. Tüm çabalara rağmen yerleşik sanayimiz yüksek katma değerli üretim yapabilecek düzeye gelememiştir. İhracat içindeki “yüksek teknolojili ürün” payı %3 dolaylarındadır ve son yıllarda da düşüş göstermektedir.

 

Ar-Ge’nin yüksek teknolojili ürün sürecindeki önemini görebilmek için Ar-Ge, teknoloji ve inovasyon arasındaki ilişkiyi incelemek gerekir. Ar-Ge için yukarıda verdiğimiz tanımlar bu tarz çalışmanın bilimsel temellere oturması gerektiğini anlatıyor. Teknoloji ise, tarihsel gelişimine bakıldığında, insanoğlunun doğa ile mücadelesi, doğaya üstün gelme çabalarının sonucu olduğu ve insan hayatını kolaylaştırdığı görülür. Teknoloji ile bilim arasındaki ilişki için de “Bilimin pratik uygulaması” demek doğru olur. İnovasyon da bir fikirden topluma değer yaratmaktır. Dönüştürme sonucunda ya pazarlanabilir bir ürün ya da hizmet, yeni ya da geliştirilmiş bir imalat veya dağıtım yöntemi, ya da yeni bir toplumsal hizmet elde edilmesi beklenir.

 

Ar-Ge ve İnovasyon ilişkisi sıkça tartışılan bir kavramdır. Ar-Ge masraf gerektiren bir çalışma olarak, halbuki inovasyon ise gelir sağlayan bir çalışma olarak bilinir. Bu nedenle, işletmeler Ar-Ge çalışmalarından uzak durmaya çalışırlar ve bu açıdan haksız da  sayılmazlar.  Ancak unutmamaları gereken, yenilik için yeni bilgiye ihtiyaçları olduğudur.

 

Ar-Ge, teknoloji, inovasyon zincirine örnek bugün  herkesin elinde dolaştırdığı ve yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelen cep telefonunun kökenini bakmak aydınlatıcı olacaktır. Bilim dünyasının fiziksel temas olmadan enerji aktarımının mümkün olmayacağını düşündüğü yıllarda İngiliz bilim adamı James Clerk Maxwell 1873 yılında Elektromanyetik Teori’yi ortaya atmıştır. Tabii ki, bilim dünyası buna inanmamıştır; ta ki Alman bilim adamı Heinrich Hertz 1888’de Elektromanyetik Teoriyi deneysel olarak kanıtlayıncaya kadar. Maxwell ve Hertz’in yaptıkları çok önemli olmakla birlikte toplum adına yaratılan bir değer henüz yoktur. Bunu sağlayan, Radyonun Mucidi olarak bilinen İtalyan mühendis Guglielmo Marconi olmuştur. 1901 yılında Maxwell ve Hertz’in yaptıklarını kullanarak Avrupa ve Amerika kıtası arasında ilk telsiz (kablosuz) haberleşmeyi sağlamıştır. Marconi’nin yaptığı “inovasyon”dur.

 

Bir işletmenin inovasyon yapabilmesi yani hem kendisi hem de toplum için değer yaratan bir çalışma yapabilmesi için kendi Ar-Ge’sinden elde edeceği bilgileri kullanması zorunlu değildir. Başkalarının ürettiği bilgiyi kullanarak inovasyon yapabilmesi de tabii ki mümkündür. Hatta, o bilgiyi üretenlerden kuruluşlardan daha inovatif bir şekilde değere de dönüştürebilir. Bilgiyi üretenin düşünmediği bir uygulama alanına da aktarmayı başarmış olabilir.

 

İnovasyon yapabilmek için işletmelerin sürekli yeni fikirleri taramaları ve nasıl bir ürüne dönüştürebileceklerini düşünmeleri gerekir. Yani en az Ar-Ge çalışmaları için olduğu kadar geniş ve kapsamlı bir bilgi taraması yapmalı, yararlı bilgileri ayrıştırmalı ve ardından özümseyerek inovasyona götürecek yeni bilgiler üretmelidir. Bu sürecin olmazsa olmazı işletmenin bilgiyi içselleştirme yetkinliğinin yeterli olmasıdır. 

 

2008 yılında Schilling tarafından verilen yaklaşık bir hesaba göre 3.000 yeni fikirden ancak bir tanesinin başarılı olması ve rafta ürüne dönüşmesi mümkünmüş. Yeni ve özgün fikirlerin İnovasyon için “olmazsa olmaz” konumunda olduğu dikkate alınırsa her işletmenin bilgi ve fikir kaynaklarını olabildiğince çeşitlendirmesi ve artırması gerektiği açıktır.

 

İşletmelerimiz için hayatta kalmak ve başarısını yükseltmek hiç kolay değil. Ama imkansız da değil! Çok çalışmak ve hedef odaklı olmak şart…


aiolos-2